Bazı insanlar vardır; bir dönemin değil, bir hâlin adıdır. Adını andığınızda bir ses, bir cümle, yarım bırakılmış bir sohbet düşer aklınıza. Bülent Akyürek de benim için tam olarak böyle bir isimdi. Ne yalnızca bir yazar ne yalnızca bir konuşmacıydı; onunla tanışan herkeste bir iz bırakırdı. Bu satırlar, onu kaybetmenin hüznüyle değil; onunla aynı masada oturmuş, aynı çayı içmiş, aynı cümlelerde susmuş olmanın vefasıyla yazıldı.
Bülent Akyürek’le tanışmam, daha doğrusu onun varlığından haberdar olmam üniversite yıllarıma dayanıyor. 2008 yılı ortalarıydı sanırım. Kaldığımız yurtta konferans vermesi için davet edilmişti. Ben öğrenci temsilcisiydim; böyle zamanlarda gelen gidenle ilgilenmek bana düşerdi.
Baktım ki Bülent abi bahçede, bir ağacın dibinde sigarasını içiyor, yanına vardım. Sohbet açmak için aklımda iki soru vardı: Ya “Abi memleket neresi?” diyecektim ya da “Abi günde kaç paket içiyorsun?” Ben ikinci soruyu sormayı tercih ettim ve şöyle dedi: “Valla gardaş, kendi imkânlarımla üç paket içiyorum ama devlet destek verirse beş pakete çıkarmayı düşünüyorum.” Bu mizah öyle hoşuma gitmişti ki, durmadan soru sorasım vardı.
Sonra yurdu, Sakarya’yı, okulu anlattım. Kaç kişiyiz, neler yapıyoruz… Bir süre sonra onu yalnız bırakmam gerektiğini anlayıp ayrıldım. Akşam yemeği için tekrar yanına gittim, birlikte yemekhaneye indik. Yurtta yemekler üç çeşit olurdu; o sadece bir çeşit aldı.
“Abi, diğerlerini sevmedin mi?” dedim.
“Yok gardaş,” dedi, “fazla çeşit olunca benim kafam karışıyor.”
Şaka mı yapıyor, yemekleri mi beğenmedi diye bir an duraksadım. Sonra anladım: Bülent abi içinden geldiği gibi konuşan, ajandası olmayan, bizim dünyamızdan ama yaşadığımız dünyaya da bir o kadar yabancı bir adamdı.
Bu vesileyle kendisini takip etmeye, imkân buldukça görüşmeye çalıştım. Yolumuz Sakarya’da bir kez daha kesişti. Bu defa Mavi Marmara Gemisi’ne yapılan saldırının ardından bir konferans için gelmişti. Mavi Marmara Risalesi üzerinden konuştuk, dertleştik.
O zamanlar biz eski yurt arkadaşları olarak öğrenci evine çıkmıştık. Akşam evimizde misafir etmek istedik; sağ olsun, kırmadı. Evdeki diğer arkadaşlarla birlikte Bülent abinin o has daire sohbetinden nasiplendik. Kitaplardan konuştuk, yayıncılıktan konuştuk, Müslümanların yalnızlığından, dağınıklığından konuştuk. Çaydan, sigaradan konuştuk. Konuşmadığımız ne kaldı ki…
Birçoğumuzu yeni tanıyordu ama sanki elli yıllık dosttuk. Hayata dair her sözü bizi ters köşeye yatırıyordu; biz de gençliğin verdiği heyecanla biraz daha ters köşe olmak için uğraşıyorduk.
O akşam kendisine küçük bir sürpriz yaptım. Sahaflardan bulduğum “Kadınlar Üzerine Ahmet Abi’nin Gözünden Kaçanlar” kitabını imzalaması için getirdim.
“Ümmetin erkeklerine faidelidir,” diye yazarak imzaladı. Sanıyorum bu kitap yeni baskı da yapmadı. Zaten en büyük dertlerinden biri telif meselesi ve korsan baskılardı.
Dertli bir adamdı. Derviş meşrep bir adamdı. Karşısındakinin derdiyle dertlenen bir adamdı. Yürürken, dururken, konuşurken ölümü anar; ölümü anlatırdı. Bugün onu, hep anlattığı o ölüme, son istirahatgâhına uğurladık.
Uğurlarken aklımda, kıymetli eşi Fatmagül Hanım’ın ona yazdığı o şiir vardı:
“Son kibrit çöpüm gibi
Sakladım seni
Rüzgârsızdı hava, tiryakiydim üstelik
Yakmadım seni.”

oralı değilim, buralıyım…



Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!