Güneş, Ege’nin lacivert sinesine devrilirken gökyüzünü bir bakır ustasının ocağına çevirmişti. Turuncunun en kabadayı tonu, ufuk çizgisinde morla raks ediyor; bulutlar, sanki uzak diyarlardan haber getiren efsunlu yelkenliler gibi göğün derinliklerinde süzülüyordu.
İşte tam o sırada, denizin gümüş pullu sessizliğini bozan bir kıpırtı belirdi. Bir sandal… Hayır, sadece bir sandal değil; suyun üzerinde nazlı bir kuğu gibi salınan, ahşabına denizin tuzu, kaptanının ise ömrü sinmiş bir hürriyet parçası. Kürekler her kalkışında göğün ateşini denizin karanlığına çalıyor, suyun yüzeyinde yanan birer mızrak gibi parlıyordu.
Balıkçı, sandalın küpeştesine yaslanmış, ufkun bu muazzam yangınını seyrediyordu. İçinde ne geçim derdi vardı ne de yarının kaygısı. O an sadece deryanın kalbiyle bir atıyordu nabzı. Karşıdaki tepeler, akşamın mor pelerinine bürünüp derin bir uykuya hazırlanırken, deniz ona binlerce yıllık sırlarını fısıldıyordu.
Sandal, hafif çalkantılarla limana doğru değil, adeta güneşin battığı o sonsuz ışık tüneline doğru süzülmek istiyordu. Bu sularda her gün batımı, bir son değil; yarın sabah yeniden fışkıracak olan o delişmen yaşama sevincinin müjdecisiydi.
–&–
Balıkçı derin bir nefes çekti içine; tuzu, yosunu ve özgürlüğü ciğerlerine doldurdu. Dünyanın bütün gürültüsü o turuncu sessizliğin içinde eriyip gitti. Gözlerini kamaştıran o son ışık hüzmesinden başını çevirdi. Gökyüzündeki o “bakır yangını” aslında sadece bir şeyi haber veriyordu: Mesai bitmişti ve hava birazdan buz kesecekti. Avuç içlerindeki derin nasırlar, ıslak halatın sürtünmesiyle yeniden sızlamaya başladı. Romantik bir sessizlik değil, dizlerindeki romatizmanın sızısıydı hissettiği.
Kürekleri son bir gayretle çekti. Sandalın “nazlı bir kuğu” gibi süzüldüğü falan yoktu; aksine, tekne su aldığından ağırlaşmıştı ve her hamlede balıkçının omuz liflerini zorluyordu. Sandalın ahşabına sinen şey “hürriyet” değil, günlerdir temizlenmemiş pulların, bayatlamış mazotun ve rutubetin kesif kokusuydu.
Bakışlarını ufuktan çekip sandalın dibine, o günkü rızkına dikti. Birkaç kilo istavrit, üç beş parça da kıraça… Mazot parasını ucu ucuna kurtarıyordu. Yarının kaygısı içinde yokmuş gibi görünse de, zihninde çoktan akşam pazarının fiyatlarını ve evin ödenmemiş faturasını hesaplamaya başlamıştı. Deniz ona binlerce yıllık sırlar fısıldamıyordu; sadece teknenin altındaki o bitmek bilmeyen uğultusuyla yorgunluğunu hatırlatıyordu.
“Hadi be evlat,” diye mırıldandı sandala, “götür bizi artık şu karaya.”
Ceketinin yakasını kaldırıp boynuna dolanan soğuk rüzgardan korunmaya çalıştı. Limandaki ışıklar uzaktan birer inci gibi görünse de onun için sadece bir an önce ulaşıp sıcak bir çay içeceği, ıslak çizmelerinden kurtulacağı birer hedef noktasıydı. Özgürlük dediği şey, şu sonsuz lacivert boşluk değil; ayaklarının altındaki sağlam toprak ve sırtını yaslayacağı kuru bir duvardı.
Güneş tamamen kaybolup mor karanlık çöktüğünde, balıkçının tek derdi ağları yarın için temizlemek ve bedeni daha fazla iflas etmeden limana kapağı atmaktı. Denizin görkemi, karnı tok olanların seyirlik oyunuydu; onun içinse deniz, her gün boğuşmak zorunda olduğu huysuz ve tekinsiz bir ortaktı.
–&–
Kapı eşiğinde durdu. Çizmelerini dışarıda bırakmak, sadece temizlik meselesi değildi; denizin o bitmek bilmeyen yorgunluğunu evin içine taşımama çabasıydı. Yine de ceketine sinmiş o kesif yosun ve mazot kokusu, o içeri adım atar atmaz antreye yayıldı.
Ev sıcaktı ama bu sıcaklık, rutubetle birleşince insanın üzerine çöken ağır bir yorgan gibiydi. Salondan televizyonun o tanıdık, gürültülü sesi geliyordu. Mutfakta ise eşi, günün son bulaşıklarını duruluyordu.
“Geldim,” dedi sesi pürüzlü bir şekilde.
Eşi başını çevirmeden, “Balık var mı?” diye sordu. Bu soru bir merak değil, bir envanter kaydı gibiydi.
“Ekmek parası çıktı. Üç beş kilo bir şey… Mezata bıraktım.”
Ufuk, banyoya geçip ellerini sıcak suyun altına tuttu. Nasırlaşmış derisi, sabunla birleşince sızladı. Aynadaki yorgun yüzüne baktı; az önce kıyıda izlediği o muazzam gün batımından üzerinde tek bir iz kalmamıştı. Sadece tuzlu suyun kuruttuğu gergin bir cilt ve kızarmış gözler…
–&–
Sofraya oturduğunda önünde sadece bir kase çorba, salata ve gün boyu teknede yediği bayat ekmeğin devamı vardı. Çocuklar (Enver ve Aslı) çoktan odalarına çekilmiş, derslerin veya ekranların arkasına saklanmışlardı. Odadan gelen kısık sesli tartışmalar, evin asıl melodisiydi.
“Aslı’ya beyaz spor ayakkabısı lâzımmış” dedi karısı, çayı doldururken. “Enver’in de servis parası var. Bu hafta sonu biraz daha fazla kalsan diyorum denizde?”
Ufuk, kaşığı kasede yavaşça döndürdü. Denizin o “sonsuz ışık tüneli” dediği yer, şimdi gözünün önüne sadece daha fazla mazot masrafı ve daha az uyku olarak geliyordu. Denizin binlerce yıllık sırlarını fısıldamasını değil, ağların yırtılmamasını ve havanın patlamamasını diliyordu sadece.
“Bakarız,” dedi kestirip atarak.
Evi aslında severdi ama ev onun için bir dinlenme yerinden ziyade, bir sonraki iş gününe kadar vücudunun onarıldığı bir “bakım atölyesi” gibiydi. Televizyon karşısında uyuyakaldığında, rüyasında ne o mor gökyüzünü görüyordu ne de gümüş pullu balıkları. Sadece dalgaların tekneyi sarsan o ritmik sarsıntısını ve sırtındaki o dinmek bilmeyen ağrıyı hissediyordu.
–&–
Yataktan kalkmak, her gece yeniden verilen bir savaştı. Ayakları buz gibi zemine değdiğinde irkildi. Mutfaktaki musluktan akan suyun sesi, evin içinde yankılanan tek yaşam belirtisiydi. Enver ve Aslı’nın kapısı kapalıydı; onların uykusunun huzuru, Ufuk’un omuzlarındaki bu yükün tek tesellisiydi.
Mutfak masasının üzerindeki yarım kalmış çayı tazeledi. Gözü, köşedeki kitaplığa, o tozlu tarih kitaplarına kaydı bir an. Bazen o eski Osmanlı denizcilerinin hikayelerini okurken kendini onların yerine koyardı ama şimdi ne Piri Reis’in haritaları ne de Barbaros’un azameti karnını doyurmaya yetiyordu. O, haritaların peşinden değil, balık sürülerinin peşinden gitmek zorundaydı.
Zırhını kuşandı. İlk kat, eski yün içlikti; pamuk gibi yumuşak, bedenini saran bir koruyucu deri gibi. Üzerine bir kat kalın yün kazak, onun üzerine bir kat daha… Her giydiği, soğuğa karşı bir kale duvarı daha örmek gibiydi. Son olarak, köşede sessizce bekleyen ağır parkasını giydi. Kumaşı sert ve soğuktu ilk dokunuşta, ama içeri girdiğinde vücut ısısını hapsedecek bir sığınağa dönüşecekti. Fermuarın çekiliş sesi, sessiz evde bir nişan alma sesi gibi yankılandı. Bu giysiler değil, denizin kaprisli öfkesine, rüzgarın bıçak gibi kesen hışmına karşı kuşandığı bir zırhtı.
Kumanyasını hazırladı. Mutfak masasında, bir önceki akşamdan kalan bir parça beyaz peynir, bir avuç buruşuk zeytin duruyordu. Onları eski, çizik bir kapta bir araya getirdi. Termosa doldurduğu acı kahve ise tek lüksüydü; sadece ısıtmak için değil, yorulduğu anlarda ruhunu tutuşturacak küçük bir ateşti. Çantasına yerleştirirken, bu mütevazı azığın onu bütün bir gün nasıl idare edeceğini düşündü. Denizle didişmek, ağları toplamak büyük enerji isterdi. Bu, hayatın ta kendisiydi: basit, yalın, ama güçlü.
Dışarıyı yokladı. Pencereye yanaştı. Cam, içerideki nefesin buğusuyla kaplanmıştı. Geniş, nasırlı avucunun içiyle buğuyu sildi. Sokak lambasının cılız, sarı ışığı altında, hava adeta dans ediyordu. İncecik, neredeyse hayaletimsi bir sis, ışık hüzmesinde raks edip duruyordu. Hava durgun değildi; görünmez bir bıçak gibi kesen bir ayaz vardı. Dudakları, farkında olmadan kıpırdadı: “Ayaz var.” Bu iki kelime, onun için bir hava durumu raporundan çok daha fazlasını ifade ediyordu. Bu, denizin bugün daha huysuz, daha hırçın olacağı; ağların daha ağır, kürek darbelerinin daha zor, ekmeğini kazanmanın bedelinin daha yüksek olacağı anlamına geliyordu.
–&–
Evden çıkarken kapıyı sessizce kapattı. Ayaz, hemen yüzüne, gözlerinin çevresine yapıştı. Sırtında taşıdığı ağırlığa ve önündeki uzun, mücadele dolu güne rağmen, sokağa adım attı. Ritüel tamamlanmıştı. Artık geriye, günü göğüslemek kalıyordu.
Sokaklar boştu. Ayak sesleri, boş sokaklarda metalik bir yankı yapıyordu. Limana yaklaştıkça havadaki nem ve o meşhur mazot kokusu yoğunlaştı. Diğer balıkçılarla karşılaşmaya başladı; kimse kimseye “Günaydın” demiyordu, sadece başlarıyla birbirlerini selamlıyorlardı. Bu saatte nezaket değil, ortak bir kaderin sessizliği hakim olurdu.
Sandalının başına geldiğinde, teknenin üzerindeki kırağı tabakasını gördü. Halatları çözerken elleri soğuktan uyuştu. Motoru çalıştırmak için ipi asıldığında, o ilk öksürük sesi limanın sessizliğini bıçak gibi kesti. Bir, iki, üç… Motor inatla susuyordu.
“Hadi be,” dedi dişlerinin arasından, “vakit geçiyor.”
Sonunda motorun o boğuk ve güven veren gürültüsü başladığında, sandal yavaşça iskeleden ayrıldı. Arkasında bıraktığı limanın ışıkları, karadaki o güvenli hayatın son işaretleriydi. Önünde ise zifiri karanlık bir boşluk ve her gün yeniden fethedilmesi gereken o insafsız derya vardı. Güneşin doğmasına daha çok vardı ama Ufuk için gün çoktan başlamış, yorgunluk daha denize açılmadan kemiklerine sinmişti.




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!