Giriş: Bir Borçlar Silsilesinin İlk Ödemesi
Bu metin, yalnızca bir edebiyat eleştirisi veya biyografik bir sondaj girişimi değil, aynı zamanda uzun yıllardır zihnin kıvrımlarında bekleyen, vadesi çoktan dolmuş vicdani ve entelektüel bir yükümlülüğün ifasıdır. Edebiyat tarihçiliği, metinlerin arkeolojisini yaparken çoğu zaman şairin ruhunun derinliklerindeki sismik hareketleri kaydetmekle mükelleftir. Ancak İsmet Özel söz konusu olduğunda, bu kayıt işlemi bir “borç” ilişkisine dönüşür. Beş yıl önce karar verdiğim, ancak bir türlü cesaretimi toplayamayışım üzerine 2023 Ağustos’unda mukayyet bir borç akdine dönüştürdüğüm “üç kavga borcu”nun ağırlığı altında, gelecek sayılarda ödenecek diğer borçların habercisi olarak borrcumun ilk taksiti olarak bugün burada şairin en rasyonel ve aynı zamanda en travmatik imgesinin, “sevinç”in peşine düşüyoruz.
İsmet Özel’in şiirsel serüveni, Türk şiirinin en sarp, en tekinsiz ve aynı zamanda en görkemli zirvelerinden biridir. Erbain’den Bir Yusuf Masalı’na, Of Not Being A Jew’dan Celladıma Gülümserken’e uzanan bu yolculukta, kelimeler sadece estetik birer nesne değil, şairin varoluşunu savunmak için kullandığı birer mühimmat gibidir. Bu mühimmat deposunun içinde, çelik soğukluğunun ve barut kokusunun arasında garip bir ısrarla parlayan, fakat parladıkça şairi yakan, dönüştüren ve nihayetinde “kusturan” bir kelime vardır: Sevinç.
Bu kapsamlı incelemenin temel tezi, İsmet Özel şiirindeki “sevinç” imgesinin alelade bir mutluluk arayışı olmadığıdır. Ataol Behramoğlu ile mektuplaşmalarından Nuriye Akman’a verdiği o sarsıcı röportaja kadar uzanan veriler ışığında, bu imgenin şair üzerindeki “rasyonel” etkisinin izini süreceğiz. Tezimiz şudur: Tüm sevinç imgeleri, İsmet Bey’in gençlik çağında sevdiği, ancak karşılık bulamadığı o kadının hayaletiyle doludur. Bu imgenin kullanımı, şairin “tercih edilmemişlik” ve “seçilmemişlik” travmasıyla doğrudan ilintilidir. Şairin, “Hıncım onun gibilere” diyerek itiraf ettiği bu varoluşsal reddediliş, onun şiirindeki sevinci bir “hınç” estetiğine, mutluluğu ise “ineklere yakışan” bir bayağılığa dönüştürmüştür.
- Bölüm: Sevinç İmgesinin Ontolojik Kökenleri ve Yeats’in Mirası
İsmet Özel’in şiir evrenine adım attığımızda, bizi karşılayan ilk referanslar, onun “sevinç” kavramına yüklediği anlamın, bireysel bir hazdan ziyade, toplumsal ve ontolojik bir “birlik” arayışı olduğunu gösterir. Şair, Şiir Kitabı adlı eserinin girişine, Cevat Çapan’ın çevirisiyle W.B. Yeats’ten bir şiir alarak, bu kavramın poetikasındaki merkezi yerini ilan etmiştir.
1.1. Galway At Yarışları ve “Birlik” Yaratan Sevinç
Yeats’in “Galway At Yarışlarında” (At the Galway Races) şiiri, İsmet Özel’in sevinç algısının temel taşını oluşturur. Şiirin girişinde şu ifadeler bulunur:
“Orada, atların yarıştığı çayırda,
Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç.”
Bu alıntı, Özel’in şiirsel evreninde “sevinç”in, parçalanmış bireyleri bir araya getiren, atomize olmuş toplumu onaran bir “harç” işlevi gördüğüne dair inancın belgesidir. Burada sevinç, hedonistik bir neşe veya geçici bir kahkaha değildir. Yeats’in dizelerinde ve Özel’in bu dizeleri alıntılayarak işaret ettiği noktada sevinç, ontolojik bir bütünleşme (unity) aracıdır. İnsanları ortak bir kaderde, ortak bir heyecanda buluşturan, “biz” duygusunu inşa eden kurucu bir güçtür.
Özel’in erken dönem şiirlerinde aradığı, belki de devrimci mücadelesi içinde “halk”la veya “yoldaşlar”la kurmayı umduğu o kutsal bağın adı “sevinç”tir. Ancak bu, şairin biyografisinde ilerledikçe göreceğimiz üzere, ulaşılamayan, hep bir “öteki”nde kalan veya kirlenen bir ideale dönüşecektir. Yeats’in işaret ettiği o “birlik”, Özel’in hayatında “yalnızlık” ve “ötekileşme” ile sonuçlanacak, sevinç birleştirici gücünü yitirip, şairi diğerlerinden ayıran, onu “mutsuz” kılan bir turnusol kağıdına evrilecektir.
1.2. 1969: Diş Çektiren Dostluk ve Ataol Behramoğlu’nun “Orta”sı
İsmet Özel’in “sevinç” imgesiyle kurduğu ilişkinin ne denli “rasyonel” ve aynı zamanda ne denli fiziksel bir bedel gerektirdiğini anlamak için, 1969 yılında Ataol Behramoğlu ile yaşadığı meşhur şiirsel diyaloğa bakmak elzemdir. Bu olay, sadece iki şairin dostluğunu değil, Özel’in “sevinç” kelimesine verdiği hayati önemi gösteren bir laboratuvar niteliğindedir.
1969 senesinde, Ataol Behramoğlu Malazgirt’te, İsmet Özel ise Muş’ta askerlik görevini ifa etmektedir. Askerliğin, bireyi bir numara ve rütbeye indirgeyen, entelektüel üretimi kısıtlayan katı disiplini altında, Behramoğlu arkadaşına moral vermek amacıyla “Yıkılma Sakın” başlıklı bir şiir yazar ve gönderir. Bu şiirde geçen şu dizeler, Özel’in poetik dünyasında bir deprem etkisi yaratacak, onu harekete geçirecek anahtarı sunar:
“Neler gelmez ki insanın aklına
Sevinçli, özgür günlere dair”
Edebiyat tarihçileri, yıllarca bu iki şairin aynı başlıklı şiirlerini kıyaslamış, çoğunlukla Özel’in cevabi şiirini teknik ve imgesel açıdan daha “kalibreli” bulmuşlardır. Ancak burada gözden kaçan, Behramoğlu’nun bu şiirle dostuna açtığı “müthiş orta”dır.1 Behramoğlu, sıradan bir asker mektubunda kullanılabilecek “güzel”, “iyi” veya “rahat” günler yerine, bilinçli bir tercihle “sevinçli” kelimesini seçmiştir. Çünkü o, dostu İsmet’in kelime dağarcığında “sevincin” ne denli merkezi, ne denli travmatik ve ne denli arzulanan bir yer tuttuğunu bilmektedir.
Özel’in bu şiire cevap verebilmek için yaptığı fedakarlık ise, bu “sevinç” çağrısının onun üzerindeki “rasyonel” etkisini kanıtlar. Askeri şartlarda şiir yazacak zamanı ve izni bulamayan Özel, revire gidip, tıbbi bir zorunluluk olmadığı halde birkaç dişini çektirerek rapor alır. Sırf o “sevinç” çağrısına, o “yıkılma sakın” uyarısına layık bir cevap verebilmek için kendi bedeninden, kendi canından eksiltmeyi göze alır. Bu, irrasyonel bir dürtü değil, şiirsel bir rasyonalitedir. Şair, sevince dair bir söz söyleyebilmek için acı çekmeyi, eksilmeyi “rasyonel” bir takas olarak görür. Dişlerini feda ederek kazandığı zamanda yazdığı şiir, hem dostuna bir vefa borcu hem de “sevinç” imgesinin kendi içindeki yankısına verilmiş en somut cevaptır.
II.Bölüm: Şiirlerde “Sevinç”in Fenomenolojisi: Umuttan Kusmaya
İsmet Özel’in şiirlerinde “sevinç” imgesinin izini sürmek, bir nehrin kaynağına doğru yürümek gibidir; suyun berraklığından başlayıp, bulanıklaştığı, kirlendiği, zehirli bir bataklığa dönüştüğü ve nihayetinde kuruduğu noktaları tespit etmeyi gerektirir. Kronolojik ve tematik bir okuma, bu imgenin “umut”tan “hınç”a, “birlik”ten “kusma”ya evrilişini gözler önüne serer.
2.1. Erken Dönem: Bir Emir ve Akran Olarak Sevinç (1963-1966)
Şairin ilk dönem şiirlerinde sevinç, henüz kaybedilmemiş, ulaşılması mümkün, hatta bir emir kipiyle çağrılan, iradi bir güçtür. Bu dönemde sevinç, pasif bir duygu değil, aktif bir eylemdir.
- “Ölü Asker İçin İlk Türkü” (1963): Bu şiirde şair, bir “büyücü”ye seslenir ve ona sevinmeyi emreder: “erkeksi kadınların yasını tutmuyorum, artık sevin /… / bir oyun kuralı değiliz artık, sevin”. Burada sevinç, bir kurtuluşun, oyunun kuralı olmaktan çıkıp özne olmanın getirdiği bir zafer duygusudur. Yasın bittiği, iradenin başladığı yerdir. Sevinç, bir direniş biçimi olarak kurgulanır.
- “Kan Kalesi” (1966): Şair, kendi benliğini ararken sevincin rehberliğine başvurur: “sevinçle kovalıyordum kendimi”. Daha da önemlisi, isyanı sevincin bir eşi, bir dengi olarak konumlandırır: “Sen şimdi sevincimin akranısın / ey kanıma çakıllar karıştıran isyan”. Bu dönemde sevinç, devrimci bir dinamizmle, isyanla ve özgürleşmeyle kol koladır. Henüz “mutsuz şair”in karanlık gölgesi, sevincin üzerine tam manasıyla düşmemiştir. Sevinç ve isyan, aynı kanı taşıyan iki kardeştir.
2.2. Arayış ve Sorgulama: Sevincin Nalçaları ve Namusu (1968-1969)
1960’ların sonuna gelindiğinde, Özel’in şiirindeki sevinç imgesi fizikselleşmeye, sorgulanmaya ve etik bir boyuta taşınmaya başlar. Askerlik dönemi ve siyasi atmosferin ağırlığı, sevinci “güdülmesi gereken” zorlu bir hayvana dönüştürür.
- “İnce Sızı” (1968): Şair, sevincin varlığını ve niteliğini sorgular: “Var mıdır nalçaları sevincin”. “Nalça” (ayakkabı altına çakılan demir) metaforu, sevincin yürüyen, ses çıkaran, iz bırakan somut bir varlık olup olmadığını irdelediğini gösterir. Hemen ardından gelen dize, sevincin ahlaki boyutunu çizer: “gövdende namusluca güdebilmek sevinci”. Sevinç, başıboş bırakılacak bir duygu değil, “güdülmesi”, kontrol edilmesi ve “namusluca” (dürüstçe, onurla) taşınması gereken bir yüktür. Bu ifade, sevincin artık saf bir coşku değil, korunması gereken, belki de vahşileşebilecek zorlu bir emanet olduğunu hissettirir.
- “Yaşatan” (1969): Sevinç, doğa ve masumiyetle ilişkilendirilir: “ayaklarını çıplatıp sulardan geçen çocuklar / sevinçle kıpırdatır yapraklarımı”. Burada şair, kendini bir ağaç gibi konumlandırır ve çocukların (masumiyetin) varlığı, onun varoluşunu (yapraklarını) sevinçle titretir. Ancak bu sevinç, şairin kendi içinden doğan bir kaynak değil, dışsal bir etkene (çocuklara, saflığa) bağlı bir reaksiyondur.
2.3. Kırılma ve Yabancılaşma: Ağdalanan ve Kusturan Sevinç (1971-1974)
1970’ler, İsmet Özel’in hem siyasi hem de poetik dönüşümler yaşadığı, içsel gerilimlerin hadsafhaya ulaştığı yıllardır. Bu dönemde sevinç imgesi, radikal bir metamorfoz geçirir. Artık sevinç, arzulanan bir şey değil, rahatsız edici, fiziksel bir tepki uyandıran, bedenin reddettiği bir olgudur. Bu dönem, şairin “seçilmemişlik” travmasının şiirine sızdığı dönemdir.
- “Sevgilime İftira” (1971): Şair, sevincini “ağdalanmış” olarak niteler: “ağdalanmış sevincimi hışırdat”. Ağda; yapışkan, koyu, akışkanlığını yitirmiş, şekerli ama rahatsız edici bir kıvamı çağrıştırır. Sevinç artık berrak bir su değil, insanın üzerine yapışan, hareketini kısıtlayan, tatlılığıyla boğan bir maddedir.
- “Amentü” (1974): Özel’in varoluşsal krizinin ve yeniden doğuşunun manifestosu olan bu şiirde, sevinç en travmatik ve somatik halini alır: “her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana”. Bu dize, makalenin tezini doğrulayan en güçlü kanıtlardan biridir. Sevinç, şairin bünyesinin kabul etmediği, “nöbet”ler (krizler) halinde gelen ve nihayetinde “kusma” (reddetme, dışarı atma) refleksiyle sonuçlanan patolojik bir durumdur. Şair, mutluluğu ve sevinci sindirememektedir. Bünye, sahte veya kendisine ait olmayan, belki de “o kadının” başkalarıyla yaşadığı bu sevinci reddetmektedir. Bu “kusma”, aynı zamanda dünyanın sunduğu yapay mutluluklara, konformizme ve seçilmişlerin dünyasına karşı bir “öğürme”, bir reddediştir.
2.4. Mutlak Yıkım: Viran Eden Hayvan ve Yalnızlık
Şairin ilerleyen dönemlerinde sevinç, artık tamamen kaybedilmiş, içsel bir düşman tarafından yok edilen veya bir tehdit altındaki nesneye dönüşür.
- “Of Not Being A Jew”: Şair, içindeki bir hayvandan bahseder; bu hayvan (vaşak) “her sevincimi viran eden” bir güçtür. Sevinç, dışarıdan gelen bir darbeyle değil, içeriden gelen bir saldırıyla, şairin kendi doğasının bir parçası olan bir dürtüyle yok edilmektedir. Şair, kendi sevincinin katilini içinde taşımaktadır. Mutsuzluk, artık bir kader değil, bir karakterdir.
- “Sebeb-i Telif”: Toplumsallığın ve kalabalıkların “sevinç günleri”ne katıldığında bile şairin yalnızlığı vurgulanır: “sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda / tek başınayız”. Yeats’in “birlik yaratan sevinci” burada tamamen tersine dönmüştür. Sevinç, artık birleştirici değil, bireyin yalnızlığını daha da derinleştiren bir illüzyondur. Kalabalıkların sevinci, şairin yalnızlığını perçinler.
2.5. Bir Yusuf Masalı: Sevincin Müzelik Hale Gelişi
Özel’in epik şiiri Bir Yusuf Masalı’nda, sevinç artık yaşanılan bir duygu değil, “tertiplenen” bir dekordur.
- “Sevinç Odası”: “Orayı annesi / Bir sevinç odası olarak tertiplemişti… Ümit ve sevinç / Temsil etsin istendi”. Sevinç, bir odaya hapsedilmiş, bir müze nesnesi gibi sergilenen, “temsil” edilen bir kavrama dönüşmüştür. Yaşanmaz, sadece temsil edilir. Bu, sevincin hayattan çekilip, hatıralara, tasarımlara veya anne kucağına hapsedildiğinin ilanıdır. Canlılığını yitirmiş, dondurulmuş bir arzudur.
III. Bölüm: Kadın, Hınç ve “Seçilmeme” Travması
Şiirlerde izini sürdüğümüz bu “sevinç kaybı”, “ağdalanma” ve “kusma” halinin kökeni nedir? İmgelem dünyasındaki bu kırılmanın, şairin biyografisindeki karşılığı nerede aranmalıdır? Bu noktada, Nuriye Akman’ın İsmet Özel ile yaptığı röportaj, şairin bilinçaltına tutulan bir fener işlevi görür ve tezimizin en somut kanıtını sunar.
3.1. “Hıncım Onun Gibilere”
İsmet Özel, Nuriye Akman’a verdiği röportajda, kadınlara karşı duyduğu öfkenin veya sertliğin kökenine dair, bugüne kadar nadiren dile getirdiği, belki de entelektüel zırhını bir anlığına indirdiği bir itirafta bulunur. Şiirlerindeki o metafizik yalnızlığın, dünyaya meydan okuyan o mağrur tavrın ve “sevinç”sizliğin altında, çok insani, çok “genç” ve çok yaralı bir neden yatmaktadır.
Akman’ın “Kadınlardan nefret mi ediyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap, şairin tüm poetik ve politik duruşunun altındaki psikolojik zemini ifşa eder:
“Nefret demeyelim de hınç diyelim. Çünkü ben sevdiğim kızla evlenemedim. Hıncım onun gibilere. İnsan tercih edilmek, seçilmek istiyor.”
Bu itiraf, Özel’in tüm o “büyük” teorilerinin, siyasi ve felsefi kavgalarının, aslında “tercih edilmemiş” bir adamın dünyadan intikam alma arzusunun bir yansıması olabileceğini düşündürtür. “Sevdiği kızla evlenememek”, basit bir aşk acısı gibi görünebilir; ancak Özel gibi “ben” duygusu, egosantrizmi ve varoluşsal iddiası yüksek bir şair için “seçilmemek”, ontolojik bir reddediştir. Bu, sadece bir kadının reddi değil, dünyanın, mutluluğun ve hayatın şairi reddetmesidir.
“Hınç” (Ressentiment), burada Nietzscheci bir anlam da kazanır. Ulaşamadığı, elde edemediği şeye (kadına, sevince, mutluluğa) karşı geliştirilen bir değerden düşürme, aşağılama ve öfke mekanizması. Şair, seçilmediği o dünyayı, o “sevinçli günleri”, o “kadınları” topyekûn reddederek, kendi mutsuzluğunu yüceltmektedir. O kadın tarafından “seçilmeyen” şair, kendini “özel” bir yalnızlığa seçmiştir.
3.2. Gençlik Çağındaki “Kadın” İmgesi ve Rasyonel Etki
Tespit ettiğimiz “rasyonel etki”, işte bu travmanın şiirsel bir stratejiye dönüşmesidir. Sevinç imgesi, İsmet Bey’in gençlik çağında sevdiği ve karşılık bulamadığı o kadının kod adıdır. Şiirlerindeki sevinç imgelerine bu perspektifle yeniden baktığımızda, soyut bir kavramdan ziyade somut bir öznenin izlerini görürüz.
- “Sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda tek başınayız” dizesi, o kadının başkalarıyla olduğu, “sevinçli” kalabalıkların içine karıştığı, şairin ise bu tablonun dışında, tek başına kaldığı o anın fotoğrafı olabilir.
- “Ağdalanmış sevinç”, o aşkın zamanla saplantıya, kurtulunamaz bir yapışkanlığa, zihni meşgul eden ama tat vermeyen bir yük’e dönüşmesinin ifadesi olabilir.
- “Her sevinç nöbetinde kusmak”, o kadını hatırlatan her mutluluk anının, başkalarının mutluluğunu görmenin, şairde yarattığı fiziksel tiksinme ve reddedişin (vücudun o anıyı, o başarısızlığı atma isteğinin) dışavurumu olabilir.
Özel’in imgeleri, bu “terk edilme” veya “tercih edilmeme” travmasının etrafında dönen uydular gibidir. O “sevinç”, aslında o “kadın”dır. Ve o kadın kaybedildiği için, sevinç de bir daha asla tam anlamıyla yaşanamayacak, her teşebbüste “kusulacak” bir zehre dönüşmüştür.
IV. Bölüm: Mutluluğun Ontolojisi: İnekler ve Boğalar
İsmet Özel, “seçilmemiş” olmanın getirdiği bu hıncı, sadece kadınlara değil, “mutluluk” kavramının kendisine yönelterek rasyonalize eder. Mutluluk, onun gözünde entelektüel bir düşüş, bir bayağılaşma, bir “saman bulma” halidir. Nuriye Akman röportajındaki meşhur “inek” analojisi, bu savunma mekanizmasının en çarpıcı, en provokatif ve en edebi örneğidir.
4.1. “Mutluluk İneklere Yakışır”
Şair, mutsuzluğunu bir eksiklik olarak değil, bir üstünlük, bir farkındalık hali olarak sunar ve bunu şöyle formüle eder:
“Çok doğru. Çünkü mutluluğun daha ziyade ineklere yakıştığını düşünüyorum. Saman bulan ineklerin hepsi mutlu olur.”
Bu cümle, şairin kendi mutsuzluğunu meşrulaştırma ve yüceltme biçimidir. Eğer mutlu olmak “saman bulmakla” (basit maddi tatminlerle, sıradan bir evlilikle, konforla, o kadının seçtiği sıradan hayatla) eşdeğerse, o zaman mutsuzluk (boğa olmak, hırçın olmak, seçilmemek, aç kalmak) daha asil bir duruştur. Şair, ulaşamadığı “üzümleri” koruk demekle kalmaz, onları yiyenleri de “inek” olmakla itham eder. Mutsuzluk, entelektüel bir rütbeye dönüşür.
4.2. Boğalar ve Hırçınlık
Şair, mutluluğu aşağılarken cinsiyetli bir ayrım da yapar ve kendi konumunu belirler: “Boğalar mutlu değil, inekler mutlu”. Kendini “mutsuz boğa” konumuna yerleştirir. Bu metafor, onun agresif, saldırgan, “dünyayı kundaklamaya kışkırtılan” ruh halini açıklar. Boğa, gücünü mutsuzluğundan, tatminsizliğinden ve öfkesinden alır.
Röportajın başlığında geçen “Erkekler öküz olmadığı sürece ben kadınlara ‘inek’ diyorum” ifadesi, bu hıncın toplumsal cinsiyet düzlemindeki provokatif yansımasıdır. Özel, “seçilmeme” travmasını, seçici olanları (kadınları) ve mutluluğu seçenleri (inekleri/sıradan insanları) değersizleştirerek aşmaya çalışır. “Ben seçilmedim ama zaten seçtikleri bir öküzdü, kendileri de inekti” demeye getiren bu tavır, yaralı bir ruhun kendini sağaltma çabasıdır.
4.3. Yüceltme (Sublimasyon) Reddiyesi ve Saldırganlık
Röportajda Akman, şairin bu öfkesinin Freudyen bir “sublimasyon” (yüceltme) olup olmadığını, yani cinsel veya duygusal tatminsizliğin sanata dönüştürülüp dönüştürülmediğini sorar. Özel, bu tezi reddeder. Jung’a sığınarak, her tatminsizliği olanın şair olmadığını söyler. Ve daha da ileri giderek, tatmin olsaydı daha yumuşak biri olmayacağını iddia eder:
“Bilakis, ben bu manada birtakım tatmin fırsatları elde etmiş biri olsaydım belki çok daha cüretkâr ve saldırgan olurdum.”
Ancak bu cevap, bir savunma mekanizması kokusu taşır. Çünkü şairin şiirlerindeki “kusma”, “hınç” ve “viran oluş” imgeleri, tam da o tatmin edilmemişliğin yarattığı boşlukta yankılanmaktadır. “Tatmin olsaydım daha saldırgan olurdum” iddiası, “beni seçmediniz ama ben zaten seçilseydim sizin için daha tehlikeli olurdum” diyen, reddedilmeyi güce tahvil etmeye çalışan yaralı bir egonun tesellisidir.
Sonuç: Kaybolan Sevinç ve Baki Kalan Şiir
İsmet Özel, Türk şiirinin en büyük “mutsuz”udur. Ancak bu mutsuzluk, melankolik bir sızlanma değil, bir “hınç” anıtıdır, bir “Kan Kalesi”dir. Gençlik çağında “tercih edilmemiş” olmanın, “seçilmemiş” olmanın yarattığı o derin kırılma, şairin tüm “sevinç” algısını zehirlemiş, ama aynı zamanda ona benzersiz bir şiirsel kudret kazandırmıştır.
Bu analizde gördüğümüz üzere:
- Yeats’in bahsettiği o “birlik yaratan sevinç”, Özel için “tek başına kalınan” bir yalnızlığa dönüşmüştür.
- Behramoğlu’nun askerlikte uzattığı “sevinçli günler” dalı, Özel’in dişlerini çektirerek ödediği fiziksel ve rasyonel bir bedelle ancak “Yıkılma Sakın” diyebileceği bir direnişe evrilmiştir.
- Gençlik aşkının o masum “sevinci”, Amentü’de kusulan bir safraya, Sevgilime İftira’da ağdalanmış bir yük’e, Of Not Being A Jew’da ise bir hayvan tarafından viran edilen bir harabeye dönüşmüştür.
“Mutsuz Şair: İsmet Özel’in Kaybolan Sevinci”, aslında bir adamın, kaybettiği (veya hiç sahip olamadığı) bir kadının ve o kadınla birlikte yitirdiği sevincin yerine, devasa bir şiir kulesi inşa etmesinin hikayesidir. O, sevdiği kızla evlenememiştir, “inekler” gibi samanla mutlu olamamıştır; ama bu “seçilmemişlik”, ona Türk şiirinin en keskin, en yaralayıcı ve en sarsıcı dizelerini yazdırmıştır.
Belki de şair haklıdır; mutluluk ineklere yakışır. Ama şiir, o mutsuz boğaların, o “seçilmeyen”lerin, içlerindeki hıncı ve kaybolan sevinci kelimelere dökerek dünyayı ateşe verme sanatıdır. İsmet Özel, bu sanatı icra etmek için sevincini feda etmiş, karşılığında bize bu büyük şiiri – hayatını – bırakmıştır.




Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!