I. Gece Telefonu
Gece yarısı, saat on iki kırk üç.
Duvar saatinin tik takları odanın karanlığında yankılanıyor. Her “tik”te soluk alıyor, her “tak”ta içimde bir boşluk genişliyor. Dışarıda sokak lambası titrek sarısıyla geceye asılı. Uzaktan bir köpek uluyor. Bu ses bir acı ikrarından çok, bir uyarı gibi. Dışarı bakmıyorum; camdaki yansımamdan başka bir şey görmek istemiyorum. Yüzüm buğulu camda eriyor. Gözlerimdeki mor halkalar annemin gençliğini hatırlatıyor. Bu düşünce midemi buruyor.
Elimdeki çay kupası boş, ama hâlâ sıcak. Parmaklarım porselenin sıcaklığına yapışmış, ben o sıcaklığı kaybetmemek için direniyorum. Kupayı avuçlarımın arasında çevirirken dibindeki son damla titriyor. Bu damla belirsiz bir sonun habercisi gibi.
Rüzgâr çatıda asılı teneke levhayı hırpalıyor; i- çimdeki sessizliği delen keskin bir gıcırdama ile. Köpek tekrar uluyor. Daha uzun, daha ince. Sanki birinin ismini haykırıyor. Kupayı bırakıyorum. Masanın üstünde sarsılıyor, gümüş kaşığa çarpıp ince bir “ting” sesi çıkıyor. Saatin ritmi bozuluyor. Bir anlığına nefes alabiliyorum. Sonra tik taklar hızlanıyor, daha ısrarlı. Sokak lambası sönüyor, camdaki yansımam kayboluyor. Artık sadece karanlık ve kupamdaki son damla var.
Telefon çaldı. İki kez. Durdu. Tekrar çaldı. Yine iki kez. Arayan karar veremiyor gibiydi: açmalı mı, açmamalı mı?
Açtım.
Annemin sesi, beklemiş, zorlanan bir ses. “Uyuyor muydun?” dedi.
Yalan söyledim: “Hayır.”
Bir iç çekiş, bastırılmış bir üzüntüyle dolu. Kendi için değil, benim için endişeleniyordu.
“Sana bir şey söyleyeceğim ama… Bilmiyorum. Belki saçma.”
“Dinliyorum.”
“Anneannen aradı. Az önce. ‘Torunumu gönder,’ dedi. Böyle dedi, emir verir gibi.”
Annem hafifçe güldü, ama bu gülüşte şaşkınlık ve utanma vardı. Sonra ciddileşti.
“Biraz konuşmak istiyormuş seninle. ‘Baksın bana’ dedi. Ne demek istediğini anlayamadım. Cümleleri net değildi ama sesi kararlıydı. Hani, tedirgin edecek bir şey yoktu ama… Yine de bir rahatsızlık vardı. Biliyor musun, ben korktum.”
Telefonu tutan parmaklarımda titreme başladı; sanki o an kan çekildi ellerimden.
Anneannem beni sevmezdi. Bunu hiç söylemezdi ama hep fark ederdim. Çocukken evine gittiğimizde hep anneme bakardı. Bakışları annemin saçında takılır, bana bakmazdı. Sorularını anneme sorar, cevaplar ona dönerdi. Ben orada sadece bir gölgeydim.
Ama şimdi, bu gece, bu saat… Beni çağırıyordu.
Kalktım. Camı açtım.
Soğuk ve keskin bir hava ciğerime doldu. Birden on yaşındaki halim geldi aklıma; anneannemin evine doğru annemin elini tutarak yürüdüğüm halim; ne gülüyordum ne ağlıyor, sadece yürüyordum, içinde suç gibi bir gıcırtı olan bir yürüyüşle.
Şimdi o ses, o kadın, beni istiyordu.
Belki yalnızca bir yüz,
Belki bir ses,
Belki de ölüm insanı önce sevmediği yüzlerle yüzleştiriyordu.
Gece: Gerçeğin görünmez perdeyi kaldırdığı zaman. O iki telefon çalışı, bu kırılganlık…
Boşuna değildi.
Mutfağa geçtim. Işığı açmadım. Dolabı açtım, yalnızca ses almak için.
Kapatıp avuçlarımdaki telefonun sıcaklığını hissettim.
Yatağa gitmedim.
İçimde bir çağrı vardı.
Belki de ilk kez.
Sabah gidip onun gözlerinin içine bakacaktım.
İlk kez, onun gözlerinin beni gördüğüne tanık olacaktım.
II. Eşikte
Kapıyı çaldığımda güneş daha batmamıştı ama sokak çoktan susmuştu. Sessizlik bu mahallede ışıktan önce çöker hep. Merdiven boşluğundaki bayat loşluk, yüzümden her ifadeyi silmiş olmalıydı – kapı açıldığında anneannem, tıpkı çocukken eve geç kaldığım günlerde yaptığı gibi önce gözlerime değil ayakkabılarıma baktı.
Yüzü daha inceydi. Çenesindeki kemikler derinin altından bıçak gibi fırlamıştı sanki. Omuzlarına düşen hırkası eskiden gri miydi, yoksa zaman mı rengini çekip almıştı? Kapıyı tam açmadı. Beni içeri davet ederken eli çerçeveye dokundu ama bırakmadı; o an, eşikte asılı kalmış bir tereddüt vardı aramızda.
Ev, burnuma çarpan ilk darbeyle kendini ele verdi:
Küflenmiş ahşapların tanen kokusu – selülozun yıllarca çürümesinden arta kalan tatlımsı bir çürüme – duvarlardan sızıyordu. Ölmeye yatmış leylaklar artık bir çiçek değil, mantar sporlarının boğucu nefesiydi. Bayat kahve izleri oksidasyonun ekşi notalarını taşıyordu; bir asitlenme ki, annemin gençliğinde taze demlenmiş o aroma şimdi paslı bir teneke gibi ağırlaşmıştı.
Raflarda yüzü duvara dönük çerçeveler… Camların arkasında annemin gençlik fotoğrafı bile nemden şişmiş karton çerçeveye sırtını dönmüştü. Kitaplığın en altındaki masal kitabı – cildi parçalanmış, sayfaları selüloz ayrışmasının hafif şekerli çürüğüyle sararmış – çocuk el yazısıyla “Bu benim” diye fısıldıyordu. Bu, annemin çocukça mülkiyet hırsıydı; şimdiyse kağıdın ölüm ilanı.
Ancak asıl koku, insan teninin yaşlanmayla saldığı o kimyasal itiraftı: 2-nonenal. Anneannemin cildinden yayılan o yağlı, hafif balıksı koku – bir zamanlar terinin tuzunu taşıyan bu beden, şimdi hücrelerinin oksidasyonunu ilan ediyordu. Buna kullandığı mentollü merhemlerin keskin buğusu karışıyordu: tıbbi bir kokteyl. Yaşlılık, işte bu aroma kombinasyonuydu: Ölümle flört eden kimyasallar ve ölümü ertelemeye çalışan ilaçlar.
Nefes aldığım her an ciğerlerime çocukluğumun tortuları doluyordu. Çünkü koku hatıraların en kadim dilidir: Görüntüler silinir, sesler bozulur ama burun unutmaz. Bu ev tam da bunun için ürperticiydi: Unutmak istediğim her şeyi en saf hâliyle bana geri veriyordu.
Zaman bu evde donmuştu. Duvardaki saatin yelkovanı üçte takılı kalmıştı; annemin düğün saati miydi, yoksa babamın gittiği gece mi?
“Üşüyor musun?” dedi. Sesindeki titreşim odanın köşesinde biriken gölgeleri tartıyor gibiydi.
“Serin ama güzel,” dedim. Cevabımı duymamış gibi gazete yığınlarının arasına ilişti.
Salon reddedilmiş eşyaların sessiz isyanıyla doluydu. Perdeyi aralayan ışık, onun yüzünü üç parçaya böldü: Alnı solgun bir gün batımı, gözleri alacakaranlık, dudakları gece.
Masa örtüsündeki lekeyi işaret etti. “Annemin düğününden,” dedi fısıldayarak.
Sustum. Bazı anılar ancak fısıltıyla anlatılabilirdi çünkü.
Aniden, gözlerini bana dikmeden:
“Dün gece odamda biri vardı.” dedi. “Işığı yakamadım. Ses yoktu ama… Nefes alıyordu.”
Yutkundu. Elleri masanın kenarını kavradı.
“Kalbim sıkıştı. Bana bir şey söyleyecekti. Söyleyemedi. O susunca daha çok korktum.”
Ona dokunmadım. Dokunmak o sessizliğe ortak olmak demekti.
“Sonra sen geldin aklıma.” diye ekledi. “Sesin hep nettir. Çocukken bile… ‘Hayır’ dediğin an, dönüp bakmazdın.”
Bir cümle düştü aramıza: “Sesini duymak istedim.”
Bu bir itiraf mıydı, yoksa son bir umut mu?
Pencereden dışarı baktı. “Hâlâ korkuyorum.” dedi. “Karanlık çöktükçe… Ciğerlerim daralıyor.”
Karardıkça genişleyen odada suskunluğumuz bir canlı gibi soluk alıp veriyordu.
“Bu ev hep böyle karartır insanı.” dedim.
Göz göze geldik. Yüzünde ne pişmanlık ne özür vardı – sadece yılların yükü.
“Yalnızlık,” dedi, “Gölgeleri bile canavar eder.”
Kapıdan çıkarken sokağın ilk lambası yandı. Gölgem eşikte ikiye bölündü: Biri içeri bakıyor, diğeri sokağa kaçıyordu. Kaçan taraf, uzadıkça bir yarığı andırıyordu – sanki bedenimden kopacaktı.
III. Geriye Dönüş
Hatırladığım ilk ses, bir kâğıdın ikiye ayrılırken çıkardığı o kuru, kesik çıtırtıydı.
Kitaplığı karıştırırken raftaki kitabı öyle sert çekmiştim ki, yanındaki kitabın kıvrılmış ucuna takılan bir sayfa aniden yırtılıvermişti. Sanki merakla bir şeyin ruhuna dokunmak istemişim de, perdesini hoyratça aralamışım gibi…
O yırtılmanın cızırtısı hâlâ kulaklarımda.
“Ben yapmadım!” dedim, soluğum kesilerek. Sesim dik başlıydı ama titriyordu da.
Nasıl geldiğini hatırlayamıyorum ama elleri ıslaktı. Muhtemelen mutfaktaydı, çünkü hâlâ bulaşık deterjanı kokuyordu. Gözleri doğrudan sayfaya bakıyordu, yüzü bana değil.
“Bu kitabın kenarını neden büktün?”
Yırtmadığımı söyledim.
“Elinle iz yapmışsın. Sonra da yırtmışsın. Bu kitap benim sandığım kitaptı.”
O zaman bu cümlenin ne demek olduğunu anlamamıştım. Şimdi düşünüyorum da, belki gerçekten o kitap onun içindi. Ya da bir zamanlar öyleydi.
Ben hâlâ savunmadaydım. “Zaten bazı sayfaları yapışıktı. Okuyamıyordum.”
“Sen okumuyorsun zaten,” dedi. “Sen kurcalıyorsun.”
Kitabı elimden alıp kitaplığa koydu. Sırtı dışarı değil, duvara dönüktü artık.
Sonra bir sessizlik başladı. Bu sessizlik, boşluğa atılmış bir çığlık gibiydi: kulaklarımda zonkluyor, nefes alışımı kesiyordu. Ne kadar sürdüğünü bilemiyorum. Belki yarım saatti, belki zamanın kendisi solmuştu. Ama bana göre o koltukta geçen her saniye bir kurşun ağırlığıyla iç organlarıma çöküyordu. Zaman donmuştu ama bedenimdeki her hücre eriyordu.
Ellerimi dizlerimin üstünde sabitledim. Parmak uçlarımın teri pantolonun kumaşına yapışmıştı. Başımı döndürmemeye çalıştım. Boynumdaki gerginlik bir vida gibi sıkışmıştı. Gözlerimi tavana dikip oradaki bir çatlağa odaklandım – sanki orası kaçış tünelimdi. Çatlak, duvarda yılan gibi kıvrılıyor, annemin dudaklarındaki kırışıklıkları andırıyordu.
Bir yere dokunursam yeni bir yanlışlık olur diye kalbim, göğüs kafesimde yabani bir kuş gibi çarpıyordu. Perdenin arkasından sızan güneş halının üstünde bir leke bırakıyordu. Lekenin sınırları yavaş yavaş kayıyor, gölge duvara tırmanıyordu. Bu, zamanın ilerlediğine dair tek kanıttı – ama ben hâlâ donmuştum.
Hiçbir şey izlemiyordum. Kitaplıktaki ciltlerin üstündeki altın yazılar gözlerimi yakıyordu. Hiçbir şey okumuyordum. Sayfaların kenarındaki minik diş izleri – belki fare, belki unutulmuş bir çocuk – dikkatimi çekmeye çalışıyordu. Yalnızca bekliyordum. Beklemek cehennemin ilk katmanıydı: ateş yoktu, sadece kendi küllerimde boğuluyordum.
Ayak parmaklarımı içime çekip topuklarımın üstünde dengelendim. Dizlerimdeki ağrı bir uyarıydı: “Kalkma, kıpırdama, yok ol.” Tırnaklarımı avuç içime bastırırken, derimde mor bir hilal belirdi. Acı, suçluluğumu dindirmiyordu; sadece gerçek olduğumu kanıtlıyordu.
Dışarıdan bir araba geçti. Tekerleklerin çakıl taşlarını ezme sesi odanın içinde bir patlama gibiydi. Gözlerim aniden kapandı – belki de dünyayı bir anlığına reddetmek için. Ama göz kapaklarımın ardında bile o sahne vardı: yırtık sayfa, kitaplığa dönük sırt, ve ben… Küçük, çaresiz, sonsuz bir yanlışın ortasında.
İçimden bir istek yükseldi: “Keşke bir böcek olsaydım. Kitaplığın tozlu köşesine saklanır, kimseye görünmezdim.” Ama bedenim, ihanet edercesine, ter kokusu yayıyordu. Koltuktan yükselen naftalin kokusu, midemi bulandırıyordu. Bu ev her şeyiyle beni reddediyordu.
Sonra bir ses. Tabakların birbirine çarpması. Mutfakta perdeden süzülen loş bir ışık vardı artık.
Sofrayı sessizce kuruyordu.
Bir tabak uzattı: sarı bir porselen, ev yapımı erişteyle dolu.
Gözüm tabağa takıldı. Ketçap ya da mayonez olsa daha güzel olurdu belki.
Ama diyemedim. Sormaya çekindim.
Daha demin olanlar yüzünden.
İçimden sadece şöyle geçirdim: “Anneme sorsam, o getirirdi.”
Tabağı aldığım sırada konuştu:
“Bunu annene söyle,” dedi. “Erişteyi böyle doğramış.”
Sözüyle birlikte irkildim.
O ana kadar eriştenin kısa olup olmadığına dikkat bile etmemiştim.
Ama şimdi fark ettim.
Gerçekten de kısaydı.
Çatalı daldırmadan önce baktım bir daha.
Her biri yarım parmak kadar.
Sanki bir şey eksikmiş gibi. Ya da yarıda kesilmiş.
Ne olduğunu hâlâ tam bilmiyordum ama içimde bir şey incinmiş gibiydi.
“Kısaysa pişince toparlanmaz. Kaşıkla yenmez bu. Lapa olur. Hepsini bozdular artık. Ne yemek kaldı ne düzen.”
Birden bağırdı:
“Böyle makarna mı olur?”
Elim titredi. Tabağı tutmaya devam ettim ama yüzüme baktığında, bana değil, erişteye bağırıyor gibiydi.
“Senin suçun değil,” dedi sonra, yavaşça. “Ama sana da kızamıyorum diye, kimseye kızmamayı mı öğreneyim ben?”
Sandalyeye çöktü.
Bir şey kırılmadı. Hiçbir şey devrilmedi. Ama ben ilk defa birini yenilmiş gördüm.
O gün erişteden çok, öfkenin nasıl koktuğunu öğrendim. Tuz gibi değildi; daha çok bayat bir rutubet gibi.
Ve sonra, içimden bir cümle geçti—çocuk aklımla kendime sakladığım bir tür kural:
“Bir şey bozulduğunda değil, biri buna dayanamadığında başlar kavga.”
IV. Hastane Dönüşü
Anahtarı ben çevirdim. Kapı her zamanki gibi önce direndi, sonra içeriye doğru ağır ağır açıldı. Ama bu sefer o tanıdık gıcırtı yoktu. Ev de artık ses çıkarmamaya karar vermişti. Sessizlik bu evin kalıtsal mirasına dönüşmüştü.
Ayakkabılarımız hastane koridorlarının keskin kokusunu taşımıştı. Annemin saçları hâlâ ameliyathane ışığı kadar soluktu; üzerindeki manto ince bir yorgan gibi kasvetliydi. İçeriye adım attığımızda evin rutubetli boşluğuna dezenfektan, serum ve plastik eldiven kokusu karıştı. Sadece zaman değil hava da kurumuştu burada.
Annem doğrudan mutfağa geçti. Bir süre sonra suyun sesi geldi: Tıkırdayan bir ısıtıcı, fokurdayan bir ketıl. Evde insan sesi yoktu, sadece makineler konuşuyordu.
Anneannemin koluna girip onu salona, eski yerine götürüp oturttum. Televizyonu açtım ve kumandayı yanına bıraktım. Ekran aydınlandı ama ses kısıktı. Gri bir sisin içinde ilerleyen kurtlar görünüyordu; belki bir belgesel, belki başka bir zamanın hayvanları. Görüntü bulanıktı, renkler solmuştu.
Üstümü çıkarıp hızla yanına döndüm. Ya da ben hızlı olduğumu sanmıştım; zaman onun için daha çabuk akmıştı. Dalgındı. Beni fark etti mi emin olamadım. Başını çevirmedi. Ya görmedi ya da görmezden geldi. Gözleri, ekranın biraz ötesine takılmıştı; boşluğa değil, onun içinde saklı başka bir boşluğa bakıyordu.
Ona doğru yürüdüm, tam karşısındaki sandalyeye geçtim. Oturuşunda bir kararsızlık vardı: ne dimdikti, ne de kambur. Eğilmekle doğrulmak arasında yarıda bırakılmış bir beden. Yüzündeki keskin hatlar silinmişti. Gözleri… Bir zamanlar bakışıyla odadaki tartıyı değiştiren o gözler, şimdi sönmüş bir soba gibi donuktu.
“İyisin ya?” dedim. Sesim odaya ulaşmadı belki. Ya da o duymamayı tercih etti. Sadece başını biraz çevirdi, göz göze gelmedik. Pencereye bakıyordu. Perde tam kapanmamıştı, gün ışığı çapraz bir çizgi gibi salona düşüyordu. Loş ama ısıtmayan bir aydınlıktı bu.
İlk kez bu evde korkmadan oturduğumu fark ettim. Ama üşüyordum.
Anneannemin yüzü öfkesizdi. Bu rahatlatmadı beni. Aksine içimde küçük bir boşluk büyüdü. Öfke en azından enerji taşırdı. Bu… Bir silinmeye hazırlık gibiydi… Bedenini değil, kendiliğini bırakmaya hazırlanıyordu.
“Yatmak ister misin?” dedim. Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Nefesi, ancak dikkatle bakınca fark edilen bir perde dalgalanması kadar hafifti. Soluyarak değil, hatıraların enkazında tutunarak yaşıyordu sanki.
Minder üzerinde bedeninin izi kaldı. Alışkanlığın mekanik adımlarıyla konsola yürüdü, bedeniyle ruhu arasına mesafe girmişçesine. Çekmeceyi açıp bir poşet çıkardı. İçinden solgun bir tülbent aldı. Katlarken titredi parmakları – belki yaşlılıktan, belki geçmişin ağırlığından. Kat kat edip çay tepsisine bıraktı. Tepsiyi almadan, ellerini sırtında kavuşturdu.
Bakışları tepsideki kumaşın üzerinde dondu.
Bir an durakladı. Belki katı bir gerçeği kabul ediyordu: Artık bu eşya, ona değil, başkasına aitti.
Odada sadece nefes sesi vardı. Tülbent, unutulmuş bir düğünün parçası gibi sessizce bekliyordu.
Sonra dönüp bana baktı. İlk defa. Gözleri hâlâ sönüktü ama bu sefer içinde bir emir değil bir kabul vardı.
Konuştu.
“Bunlar senin,” dedi. “Ne olduğunu annen bilir.”
Sesi nötrdü. Bir ses kaydı oynatılmış gibi, içindeki duygular çoktan silinmişti.
Poşeti bana uzattı. Bakmamı engellemedi. Ama bakmam gerekmedi. Avuçlarımda bir emanetin ağırlığı vardı.
Yine de göz ucuyla içine baktım. Kırmızı ruganı yıpranmış bir patik… Dantelli tek bir çorap. Çifti yoktu.
Demek ki yıllarca sakladığı şey bir öfke değilmiş. Eksik kalan bir yumuşaklık, zamanında söylenmemiş bir özür – belki bana değil, anneme.
V. Susuş
Pencerenin önünde bir gölgeydi artık. Sırtı bana dönüktü, ama dik değildi – rüzgârla boğuşmuş, köklerinden sıyrılmak üzere olan ihtiyar bir çınar gibi eğilmişti. Camın buğusuna parmağıyla bir yarık açtı. Dışarıda sonbahar yaprakları; tabut taşıyanların ritmik hüznüyle sallanarak düşüyordu.
“Akşam oluyor.” dedi. Sesindeki kırılganlık, yere düşen yaprağın o ilk temas anıydı – hafif, ama geri dönüşsüz.
Yanına gittim. Aynı pencereye baktık, aynı camı buğuladık. O, yaprakları bir vedalaşma sayar gibi tek tek izliyordu. Ben ise buğuda eriyen yansımamı: solgun dudaklar, çocukluğunun izlerini taşıyan bir yüz… Sonra fark ettim. Camdaki siluet sadece ‘ben’ değildi. Zaman, buğunun içine soluk bir dia çekmişti – annemin gençliği, benim ilk kelimelerim, çizilmiş boya kalemleriyle bir çocuk eli… Hepsi birbirine karışmış, hepsi grileşmiş.
Ona baktım. Derisindeki kırışıklıklar artık öfkenin izlerini değil, rüzgârla aşınmış toprak yarıklarını andırıyordu. Elleri eskiden duvarları yumrukladığında nasıl gergin ve diriydi; şimdiyse perdelerin kumaşında kaybolmuş iki solgun yaprak gibi sarkıyordu. Öfke onu diri tutan bir kamçıydı. Hepsi, içindeki yangını besleyen odunlardı. Şimdiyse kül bile kalmamıştı. Belki de insan, dünyaya attığı çığlıkların yankısını duymaktan vazgeçince, geriye sadece bu sessiz kabul kalırdı: Bir çınarın köklerini saldığı toprağa sonunda teslim oluşu gibi. Yaşlılık, işte buymuş meğer – nefretin yerini, bir daha asla tamir edilemeyeceğini bilmenin dinginliği alıyormuş. Pencereye yaslanışındaki o boyun eğiş, hiçbir zaman bana ait olamayacak bir hikâyeyi fısıldıyordu: “Öfke, yalnızca henüz ölmediğini ispatlamaya çalışanların dilidir.”
Uzaklardan gelen karga çığlığı camı çatlattı. Titreşim, içimde unuttuğum bir şeyi uyandırdı – belki mezarlıkta kalmış bir oyuncak, belki hiç söylenmemiş bir ‘özür dilerim’. Anneannem irkildi, ama dönmedi. Parmakları perdenin kırışıklıklarında geziniyordu; dokunduğu her kıvrımdan kayıp bir anıyı çekip çıkaracakmışçasına. Perde kımıldadı. Sessizlik biraz daha ağırlaştı.
Gölgeler odanın içinde büyüdükçe, ayak sesleri tahtalara veda ediyordu. Her adımda döşemeler biraz daha çöküyor, ev biraz daha yaşlanıyordu. Camdaki buğu tamamen silindiğinde, parmağımla çizdiğim çizik hâlâ duruyordu.
Bir yara gibi.





Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!